Diyet Sağlıklı Beslenmenin Yolları

27 Şubat 2010 Yazan admin  
Kategori Manset, Sağlık

Diyet,e Bilinmesi Gerekenler Sağlıklı beslenmenin Yoları

Bir kalori sınırlaması ortaya koymak için kiloyu 25 yaştaki ağırlık olarak düşünerek kaloriyi yavaş yavaş % 25 den 10′a in dirmek gerekir. Bu tip örnekler bir anda, risksiz ve sık sık zor luk çıkarmadan gerçekleşmez; özellikle yemeği hesaplamak ge rekir.
Olası sorunlar arasında en çok karşılaşılanlar şunlardır
* Besinlerde yanılma riski, çok az yendiğinden zorunlu ola rak iyi besinler seçilmesi gerekir, yoksa yetersiz beslenme riski büyür ve sağlığı tehdit edebilir. Araştırmamızın ama cı tersine döner.
* Tamamen az kalorili yeme riski: Okinavva modelinde be sinlere bu bakış açısıyla yaklaşılmaz. Daha az kalorili ye memek, zengin olan daha az kalori taşıyan gıdalar yemek.
* Vitaminler, mineraller ve diğer önemli elemanlardan pro teinler, yağlar) yoksun olarak beslenmenin riski: Böyle olduğunda beslenme tam olarak sağlanmaz. Günde 1800 kalorinin altında beslenmeyi alışkanlık haline getirdiği mizde yetersiz beslenme kaçınılmaz olarak büyür. Ne ya zık ki aşırı fakirleşmiş tarım, karmaşık metotları, tartışılan gıdalar klasik (sonuçları garantili olmayan) beslenme alışkanlığımızı değiştirmemiz ve Okinavva’nın ilkelerine saygı duymamız gerekir (her şey garantilidir) Not: Hayal ettiğiniz gibi adanın asırlıkları tamamlayıcı gıda almamak tadırlar.
* Uzun vadede sıkı bir kalori kısıtlaması izlemeye erişmek güçtür, sosyal uzlaşma açısından da bu olmayacaktır. Kı zartma dolu bir tabağı dışlamak ve bu lezzetli şeye, tatlı olarak da çikolatanın sunulduğu bir lezzete hayır demek hiç de kolay değildir.
* Zayıf olma riski. İncelmek ya da ince kalmak aşırı ölçüde zayıflamak demek değildir: Gerçekten kemik üzerine ya pışmış bir deri hiç de seksi değildir ve sağlık için de iyi de ğildir. Cinsellik hormonlarını örnek verecek olursak (ister kadın ister erkek olsun) eğer vücutları aşırı yağsızsa bu hormonlar kötü çalışırlar.
* Can sıkıntısı ve yorgunluk riski. Kalori kısıtlamasına daya nan bir yaşam, diğer bir anlamıyla koruyucu bir yaşam he men hemen hiçbir çekicilik sunmaz.
Okinavva’nın ilkelerinde bu risklerin hiçbirine yer yoktur, çünkü kullanılan gıdaların hepsi çok hafif (az kalorili), ama vita minler, mineraller, proteinler vb. olarak çok zengindir. İdealdir ler de. Ve burada şimdi güzel bir haber verelim: Daha az yiye rek kalori kısıtlaması ilişkisini otomatik olarak sağlayabilirsiniz. Kısacası, hamburger, kızartmalar, dondurma, şeker verilen bir beslenme deneyi sonucunda denekler tam olarak 3000 kalori al dılar. Aynı deneklere daha yüksek kalitede ve doyurucu başka bir beslenme şeması daha sunuldu, gönüllüler tam 2500 kalori aldılar. Bu kıyaslama oldukça ilginçtir, bir taraftan daha az yiye rek 500 kalori azaltılabilir, diğer taraftan katılımcılar çabalama dan azaltılır, gıda kalitesi bir rejimin başarısında kesinlikle önemli bir faktördür.

Kadınlara Özel

27 Şubat 2010 Yazan admin  
Kategori Manset, Sağlık

Dünyanın en kutsal sorumluluğu kadınlara verilmiş… Annelik… Anne adayları zorlu gebelik dönemlerinde türlü sıkıntılar yaşarlar.

Bu sıkıntılardan biraz uzaklaşabilmek için kendilerine de özen göstermelidirler. Dış görünümlerinde seçtikleri giysiler ile öncelikle rahat hareket edebilmeyi düşünürler. Sonrasında ise elbette şık olmalılar.

Anne adaylarının şıklığını tamamlayacak hem de rahat edebilecekleri hamile modasında derlediğimiz giyim önerileri sunuyoruz.

Beyinde Gelişme ve öğrenme kapasitesini Artiriyor?

27 Şubat 2010 Yazan admin  
Kategori Manset, Sağlık

Beynin öğrenme kapasitesini artırıyor
Gündüz uykusu, beynin öğrenme kapasitesini artırıyor.

Amerikalı bilim adamları, gündüz uykusunun sadece yorgunluğu almakla kalmayıp, beynin yeni bilgileri öğrenme yetisini artırdığını tespit etti

Araştırmalarının sonuçlarını Amerikan Bilimsel İlerleme Topluluğu’nun (AAAS) San Diego’daki yıllık toplantılarında sunan bilim adamları, günde 1,5 saat kestiren gönüllülerin kendilerini zorlayan anlama testlerinde daha iyi sonuç aldıklarını belirtti.

Berkeley’deki California Üniversitesi’nde yapılan araştırmada, beynin yeni öğrenilecek bilgiler için kısa süreli hafıza süreci oluşturacak yer yaratmak amacıyla uykuya ihtiyacı olabileceği kaydedildi.

Deneyde, sağlıklı yetişkin deneklere sabahleyin zor bir anlama testi uygulandı ve genellikle tümü benzer notlar aldı. Daha sonra bunların yarısı “siesta” yapmaya gönderildi, ardından da başka bir test yapıldı. Bu sefer uyku çekenler, uyumayanlardan daha iyi sonuçlar aldı.

Bilim adamları, beynin elektrik faaliyetini kontrol ettiklerinde bu sürecin, derin uykuyla rüya süreci arasındaki bir uyku aşaması olabileceğini ve hızlı göz hareketi olmayan bu aşamada, beynin hippokampüsünde bulunan gerçek temelli hatıraların “geçici bellek”ten ön-yüz korteks adı verilen bölgeye taşındığını düşünüyor.

Kadın Ve erkek için aşk Sevgi nedir nasıldır?

27 Şubat 2010 Yazan admin  
Kategori Manset, Sağlık

Aşk için ölümü göze alanların sayısı hiç de az değil. Prof. Dr. Arif Verimli, özellikle travmatik aşklarda kadın ve erkeğin tutkusunu farklı şekilde ortaya koyduğunu söylüyor: Kadınlar öldürmek yerine ölmeyi tercih ediyor, erkeklerse öldürmeyi seçiyor ve eline daha kolay silah alabiliyor

Psikiyatrist Prof. Dr. Arif Verimli, `Aşk için ölünür mü?` sorusunun karşılığını bilim diliyle veriyor. Prof. Dr. Verimli, sorunlu aşklar yaşayanlar için sorularımızı yanıtladı

* Aşk için ölünür mü?

Evet, aşk için ne yazık ki ölünüyor. Özellikle kadınlar travmatik şekilde aşık olurlarsa, genelde öldürmek yerine ölmeyi tercih edebiliyor, intihar ediyorlar. Aşk duygusunun kadınları ölüme götürdüğüne şahit oluyoruz. Erkekler ise ölmek yerine genelde öldürmeyi tercih ediyorlar. Aşk onlarda travma yaratırsa ellerine daha kolaylıkla silah alabiliyorlar.

HASTALIK BELİRTİSİ Mİ?

* Aşk için delirme noktasına gelmek herkesin başına gelebilecek bir durum mu, yoksa zaten ruhsal sorunları olan kişiler mi aşkı bahane ederler?

Normalde herhangi bir kişi aşık olunca birdenbire delirmez. Normal bir insanda aşk bu tip yaralar açmaz. Ama psikolojisi bozuk olan bir hastada travmatik aşk, belki de hastalığın ilk belirtisi olabilir. Aslında psikolojik olarak sağlıklı değildir, belki de hastadır ama bu onda büyük bir aşk olarak belirti gösterir. Bazen de yaşanan aşk ruhsal hastalığı tetikler. Kişi aşık olur, yaşadığı sorunla başa çıkamaz ve ruhsal hastalık boyutuna gelir. Bu durumdaki insanların aşk için delirdiği söylenir, hâlbuki hiç alakası yok.

* Aldatma mı, aldatılma mı, yoksa karşılıksız aşk mı daha fazla aşk cinayetlerine neden oluyor?

Aldatılmak büyük bir travma yaratıyor. Ciddi biçimde suç oranını artırıyor. Aldatılan insanlar karşılıksız aşktan çok daha fazla aşk cinayetlerine neden oluyor. Karşılıksız aşkta bu oran daha düşük ama o da son derece tehlikelidir.

* Platonik, yani tek taraflı aşk sizce bir sorun mu, yoksa herkesin başına gelebilir mi?

Psikolojide sorundur, adı da erotomanidir. Diğer kişinin kabul etmediği, farkında olmadığı platonik, tek taraflı bir tutku olarak devam eder. Gazetede verilmiş bir ilanı kendisine yazılmış bir ilan olarak algılayanlar var. O kişinin normal hayat içinde gösterdiği bütün davranışları kendine verilen bir işaret olarak algılarlar. Bu sorun giderek ciddi bir hastalık boyutuna bürünmeye başlıyor. Ondan sonra kadın ya da erkek, karşı cinsteki kişi istemediği halde peşini bırakmıyor. Bu bazen ölümle sonuçlanabiliyor. Aşık olduğu kişiyi öldürebilecek kadar sorunlar yaşayabiliyor.

SEVEN BIRAKMAYI BİLİR

* Platonik aşklar aslında büyük sorun mudur, karşılıksız aşk Türk filmlerindeki gibi gerçekten insanı hasta eder mi? Karşılıksız aşklar insanı hasta eder mi, yoksa bunlar gerçekten hasta kişiler mi; buna, kişiyi inceleyince karar veririz. Platonik anlamda tutku derecesinde aşık olduğunu söyleyen bir kişi lütfen bir psikiyatriste gitsin.

* Aşka nereye kadar sahip çıkmak gerekir? Vazgeçme noktası, neresi olmalı?

Karşı taraf istemeyene kadar! Karşı taraf istemiyorsa `ben yine de aşkıma sahip çıkarım` demek doğru değildir. Aşk insanın içindeki duygulardan biridir, onu en doğru kişiye vermek gerekir. Ve aşk iki kişi arasında yaşanır. Tek taraflı, karşılıksız aşksa, en doğrusu vazgeçmektir. Zaten gerçekten seven kişi bırakmasını da bilir.

Depresyon en çok 40′lı yaşlarda etkili

21 Şubat 2010 Yazan admin  
Kategori Manset, Sağlık

Bilim adamlarının 80 ülkede 2 milyon kişi üzerinde yaptığı veri analizine göre, insanların depresyona en açık oldukları yaş 44. ABD’deki Warwick Üniversitesi ile Dartmouth Yüksek Okulu tarafından yapılan araştırmaya göre, depresyon riski gençken ve yaşlıyken en düşük seviyede bulunuyor.
Daha önceki araştırmalarda ise mutsuzluk ve depresyon riskinin yaşam boyunca görece sabit olduğu öne sürülüyordu. Riskin 40’lı yaşlarda zirveye ulaştığı yolundaki bu son araştırma ise tüm dünyada, her çeşit insan için durumun aynı olduğunu gösteriyor.

Uzmanlar, bu durumun erkekler ve kadınlar, bekarlar ve evliler, zenginler ve fakirler, çocuklular ve çocuksuzlar arasında aynı olduğunu belirterek, orta yaşın evrensel olarak neden en riskli yaş olduğunun tam olarak bilinmediğini söylediler.

İnsanların bu yaşta kendi zayıflık ve güçlülüklerini benimsemeyi ve hayata geçirilemeyecek hayallerini bastırmayı öğrenmelerinin bulunabileceğini belirten uzmanlar, bir başka ihtimalin de insanların akranlarının öldüğünü gördükleri bu yaş diliminde bir karşılaştırma yapma sürecinin devreye girmesi ve kalan yılları konusunda değerlendirme yapmaya başlamaları olduğunu kaydettiler.

Ortalama bir insanda depresyonun öyle bir yıl içinde birdenbire gelmediğini yavaş yavaş ortay çıktığını anlatan uzmanlar, insanların çoğunun 50’lerine geldiklerinde bu depresif dönemden çıktıkları, 70 yaşına geldiğinde ise 20 yaşındaki bir genç kadar mutlu ve sağlıklı olunabildiği ifade ettiler.

PLATONİK AŞK KALBİN DOSTU

21 Şubat 2010 Yazan admin  
Kategori Manset, Sağlık

Memorial Hastanesi Kalp Cerrahisi Bölüm Başkanı Prof. Dr. Bingür Sönmez, bypass hastalarına 14 Şubat Sevgililer Günü’ne özel, kalp sağlıkları için önerilerde bulundu.
“14 Şubat gerçek aşkın olduğu kadar kimileri için platonik, kimileri için de karşılıksız aşkların da hatırlandığı bir gündür.

Platonik aşk, sanıldığı gibi kalbi yormaz. Aksine kalbi rahatlatır. Ancak reddedilen aşk yani kırılmış olan bir kalp, adrenalin deşarjına neden olduğundan kalbimizi de beynimizi de rahatsız eder.

“Aşık olmak kalbe iyi gelir. Bypass olan herkese aşık olmak serbest ama ölçüsünü kaçırmamak şartı ile. Bypass ameliyatı olanlara önerim, öncelikle eşlerine aşık olmaları ve 14 Şubat’ta da eşlerine aşklarını tazelemeleri.”

Kalp sanıldığı gibi ‘bir tane’ değil

Tanrı vücudunuz için önemli olan bütün organlarımız çift yaratmıştır. Akciğer, böbrek, göz gibi… Acaba tanrı bu kadar önemli bir organımızı neden tek yaratmıştır? Ama kalp sanıldığı gibi tek organ değildir. Bir tanesi bedenimizde olan, bizim için çalışan, dakikada 5-7 lt kan pompalayan, bizi ayakta tutan, fiziksel yaşamımızı sağlayan kalbimizdir. İkincisini ise tanrı karşı cinsten birine vermiştir ve “Gidip arayın bulun” demiştir. İşte 14 Şubat tanrının bizim için bağışladığı ikinci kalbi arayıp bulmamız için özel bir gündür. İkinci kalp her zaman birinci kalbi tamamlayandır. Eğer ikinci kalp huzursuz, hırçın ve stres dolu ise sizin kalbiniz de stres dolu olacaktır. Stres dolu olan bir kalp sağlıklı çalışamaz, çabuk yorulur ve hastalıklara açık olur. O nedenle siz ikinci kalp iseniz, birinci kalbi üzmeyin ve onun mutlu olması için çaba gösterin. Bu her iki cins için de geçerli. Bir başkasının ikinci kalbini taşıyorsanız, o size tanrının bir emanetidir ve ona çok iyi bakın.

Aşık olmak kalbe iyi gelir ama…

Kalp, aşkı hissettiğinde vücutta endorfin hormonu salgılanır. Endorfin, keyif ve mutluluk veren bir hormondur. Vücuttaki tüm organlar bundan olumlu etkilenir. Bu nedenle başarılı bir aşk hayatı kalp sağlığı için çok önemlidir. Mutlu yaşayabilmek için sağlıklı bir aşk hayatına ihtiyaç vardır. Bypass ameliyatından sonra insanların ömrünün uzadığı, yaşam standartlarının yükseldiği bugün bilimsel olarak ispatlanmıştır. Bypass hastalarının aşık olmaları onların onarılmış kalpleri için de çok yararlı olacaktır. Ama bunun mutlaka bir ölçü çerçevesinde olması gerekir. Bypass ameliyatı olmuş hastalar öncelikle eşlerine, sonra da çocukları, işleri ve ülkelerine aşık olmalıdır. Bu seviyedeki aşk, kalp sağlığına olumlu etki yapar. Ameliyat sonrasındaki erken dönemde yaşanan depressif dönemde eşlerin biri birlerine daha sıkı sarılmaları, sağlıklı olan kalbin diğerini kucaklamasını bekliyorum (elbette ameliyat yerini acıtmadan)

Aşkın dozu kaçarsa…

Koroner kalp hastası olup bypass ameliyatı olan erkek hastaların bir çoğunun cinsel ilişki sırasında ölmekten korktuğu için kalp ameliyatını olmaya karar verdiklerini biliyoruz. Bu korku ile ameliyat olduktan sonra da kalbinin emanet olduğunu düşünüp, aynı sıkıntı ve korkuyu yaşayan hastalarımız olduğu gibi, ben artık biyonik adam oldum diyerek eşini bir kenara itip geçmişte yapamadığı kadar aşk yaşamak isteyen hastalarız da olmuştur.. Bypaslılarımıza aşk ve beraberinde gelen cinsel ilişkinin dozunu kaçırmamalarını öneriyoruz. Bazı hastalarımız da bilinçaltında yatan nedenleri ise ameliyattan sonra çok kısa bir hayatlarının olduğunu düşünerek kendilerine bir ömür belirmekte ve bu dünyada ne yaparlarsa yanlarına kar kalacağına inanmaktadırlar. Sağlam aile bağları bu tür sorunları kolayca çözmektedir.

Platonik aşk kalp için yararlı

Platonik aşk ayrı bir mutluluktur. Platonik aşıkta sevgiliye kavuşma yoktur. Dolayısı ile ikinci kalbimi ararken bir yanlışlık yapma riski olmadığı gibi kötü sonuçlanan fiziksel aşkmda görülen hayal kırıklığı yaşanmaz. Biz bu halk ozanlarında görürüz. Hep hayal ettikleri sevgiliyi düşünerek, hissederek, yaşarlar ama sevgiliye kavuşmak için özel bir çaba sarf etmezler. Mutluluk hormonları (Endorfin) her zaman yüksek olduğu için platonik aşk alışkanlık yapabilir. Belki de gerçek aşk platonik olan aşktır, çünkü hiçbir zaman ölmez.

Doru ikinci kalbe ulaşmak, birinci kalbi çok yorabilir ama doğrusunu bulursanız aşkınızın devam etmesi için çok iyi bakın.

Evli olanların 14 Şubatta eşlerine verecekleri en güzel hediye, aşklarını tazelemektir.

Güzel ve karşılıklı bir aşk, sağlam bir ilişki ve mutlu bir evlilik kalbin en iyi ilacıdır.

14 Şubat’ta ve hayatınız boyunca, size emanet edilen ikinci kalbe çok iyi bakın ki, sizin kalbiniz de sağlıklı olsun.

AŞK BİR HASTALIK MI?

21 Şubat 2010 Yazan admin  
Kategori Manset, Sağlık

Bayramlar, doğum günleri ve yıldönümlerinden sonra modern pazarlama tekniklerinin yaşamımıza kattığı vazgeçilmez kutlamalardan en sevimlisi “Aşıklar Günü”, diğer adıyla St.Valentine Günü’dür. Amerikan Hastanesi Uyku Bozuklukları Kliniği Şefi Dr. Sabri Derman, romantik aşkın bir hastalık olmadığını; yakın çevremizle ilgili farkındalıklarımızın keskinleşmesinde, sosyal farkındalığımızın artmasında, varlığı ve yokluğu ruhumuzun balansını en derinden bozan öğe olan aşk hayatımızı yeniden irdelememizde çok yararlı bir rol oynadığını belirtiyor.

Nasıl evlilik yıldönümleri beraber geçmiş ve geçmemiş zamanların yeniden değerlendirilmesine, yılbaşları daha çok iş ve sosyal yaşamımızın gözden geçirilmesine, doğum günleri yaptıklarımızla yapacaklarımız hakkındaki perspektif ayarlamalarına vesile oluyorlarsa aşıklar günü de, sevdiklerimizi ve sevemediklerimizi düşünmemize yol açıyor. Psikolojik anlamda bu özelleştirilmiş günler, bizim kendimiz ve yakın çevremizle ilgili farkındalıklarımızın keskinleşmesinde, sosyal farkındalığımızın artmasında, çiçek, çikolata, yemek, tiyatro, mum, hafif müzik, tütsü, kırmızı iç çamaşırı gibi rutinlere ilaveten, varlığı ve yokluğu ruhumuzun balansını en derinden bozan öge olan aşk hayatımızı yeniden irdelememizde çok yararlı bir rol oynuyor.

Son yıllarda dinamik görüntüleme tekniklerinin yardımıyla sadece beyin yapılarının değil, işlevlerinin de renkli resimler ve kliplerle belirlenebilmesi, iki kulağımızın arasındaki 1.350 gramlık et parçasının fiziksel olduğu kadar duygusal alanda da ne denli olağanüstü karmaşık bir yapıda olduğunu bir kere daha ortaya koyuyor.

“Aşka dair” konularda sürpriz sayılacak gelişmelerden bazıları, kadın beyninin gerçekten daha küçük olmakla beraber en az erkek beyni kadar mükemmel olduğunun bunu da gramajdan kaybettiğini “verimli çalışmayla” dengelediğinin gösterilmesi, anatomik yapı olarak, sinir hücresi yoğunlukları, sinirlerarası kimyasal ileticilerin cins ve miktarlarındaki dağılım farklılıkları ve nihayet bilgiyi alma, işleme, depolama ve geri-çağırma konularındaki işlevsel farklılıklar gösterilebilir. Kadınlarla erkeklerin beyni hem yapısal hem işlevsel olarak farklılıklar gösteriyorlar çünkü bazı farklar onların biyolojik olarak üstlendikleri görevleri daha iyi yerine getirmelerini sağlıyor.

İnsanların aşık olacakları ve/veya eş seçecekleri insan hakkında beyinlerinde taşıdıkları şablonların 2 ile 8 yaşlar arasında oluştuğu düşünülüyor. Bu özellikler sadece yakınlarında olan anne, baba, kardeş, bakıcı, akraba, öğretmen, arkadaşlar tarafından değil, sinema, TV, dergi vb kaynaklarda rastladıkları ve etkilendikleri sanal kişilerle de belirleniyor. Beynin derinliklerinde birçok farklı alanda depolanan bu sevgili/eş resmine uygun bir kişiye rastlayınca, şimdi beyinde romantik aşk dediğimiz bir “kimyasal heyelan” ortaya çıkıyor. Basit bir tetiklenme değil bu! İlk etkileri saniyeler, dakikalar içinde (yıldırım aşkı), daha karmaşık etkileri günler, haftalar içinde beliriyor ve beynimizde – zorlama bir ayırım yaparsak bir çok farklı duygusal ve bedensel olayı harekete geçiriyor. Bunların en önemlileri, otonomik sistemimizi canlandıran dopamin ve noradrenalin salgılarının artması. Testosteron hormonunun artmasıyla artan sex dürtüsünün aksine bunlar, bedensel ve duygusal bir ödüle ulaşma konusunda beynin ve vücudun hedefe kilitlenmesini ve ona ulaşmak için biyolojik anlamda “gaza basmasını” sağlıyor. Kalp atışları hızlanıyor, ateş basmaları, terlemeler oluyor, iştah azalıyor, sevgili dışında herşey ve herkes giderek önem ve açıklık kazanıyor. Konsantrasyon saplantıya varacak düzeylere çıkıyor, uyku kaçıyor, aşık olunan dünyanın en akıllı, güzel, sevimli, iyi huylu bulunmaz hazinesi haline getirilirken bütün olumsuz özellikler beyin tarafından filtreleniyor, çarpıtılıyor ve bastırılıyor. Bu süreç içinde aşık olunana ulaşamama, sadece ulaşma dürtülerini daha da arttırmaya, yanmaya tutuşmaya sebep oluyor. Tahmin edileceği gibi, biyolojik bir sistemin yemeden içmeden uyumadan kısıp metabolizmasını ve beyin faaliyetlerini tek bir kişide yoğunlaştırması uzun süreli olamaz. Bu noktada iki olasılık var: Birincisi sevgiliye ulaşmak, birlikte olmak, birlikteliği sürdürmek ve bunun sonucu “motorun turunu düşürmek” ikincisi, ilgiyi hastalıklı bir saplantı haline getirmek, yıkıcı ve zarar verici fikirleri giderek arttırmak ve sonunda sevgiliye ve kişiye zarar verecek akıl hastalığı düzeyine vardırmak. Cinayetler, intaharlar, yakmalar, yıkmalar bu aşama ortaya çıkan çaresizliklerin olumlu yoldan çözümlenememsi halidir. Eğer sevgiliye ulaşılırsa beyinde farklı hormonlar, oksitosin ve vazopressin gibi kimyasallar, çiftin “aşkın ateşinden” çıkıp, zamanla “oda ısısında” bir sevgiye, güvene ulaşmalarına , karşılıklı saygı ve bağlılığa ulaşmış bir çift olarak çok uzun yıllar beraber olmalarını sağlıyor. Bütün bu anlattıklarım hem insanlardaki laboratuvar testleriyle, hem de hayvanlar aleminde yaşayan bazı tek eşli hayvanlarda yapılan deneysel yöntemlerle ortaya konmuş bulunuyor.

Aşk konusundaki anlaşılmazlığın temelinde, sanırım, kavram kargaşası yatıyor. Seks, şehvet, arzulama, üreme dürtüsü, sosyal statü aracı olarak seks alma ve verme, toplumsal baskınlık için elde etme, elde tutma ve elden çıkartma gibi çok farklı duygusal durumlar için “aşk” kelimesi kullanılıyor. Cuma akşamından Pazartesi sabahına “aşklar” yaşanıyor, yenisi bulunana kadar seviyeli beraberliklere giriliyor, ve bunların hiçbirisi “romantik aşkı” tarif etmiyor.

Aşkın biyolojik önemi ve temel işlevi, evrim süreci içinde ortaya çıkan ve bizi akıllı maymunların çok ötesinde yaratıklar haline dönüştüren beyin gelişmesi ile ilgili. Bence romantik aşk olmasaydı insan neslinin sürmesi mümkün olmazdı. Bizi nesli tükenmiş maymunsu/insansı diğer primatlarda ayıran en kritik evrimsel sıçrama, üreme yaşına gelmiş insanlar arasında ortaya çıkan “mucizevi” aşk duygusu ve bağlılığıdır. Atalarımızın dört ayaktan vazgeçip ayağa kalkmasının bedeli olarak doğum kanalının küçülüp uzamasına yol açan sürecin, bir yandan beynin büyüyüp özelleşmesine olanak sağlarken, tam gelişmiş büyüklükte bir beyni olan çocuğun normal yoldan doğumunun olanaksız hale gelmesi, nesil tüketecek bir sorun yarattı: Yüzbinlerce yıl öncesinin mağra koşullarında aylarca gebe, sonra aylarca-yıllarca aciz bir bebek bakmakla yükümlü olan bir annenin, kendisini ve yavrusunu koruyup besleyecek bir “partner” bulmaya ve elde tutmaya ihtiyacı var! Bu ikilinin, bizim şimdiki babalık kavramı ve bilgilerinin olmadığı bir çağda, seks, şehvet, sosyal üstünlük kanıtlama gibi katma getirileri olmadan birbirine ve yeni doğan bebeğe yıllarca (yaklaşık 3 yıl kadar) “karşılıksız” bakmaları ancak son derece güçlü ve özverili bir duygusal ilişkiyle olur. Bu ilişkiyi yönlendiren duygular ve bunları yöneten fizyolojik sistemler, tıpkı gebelik, doğum, erkenlik, menapoz gibi doğal yaşamın doğal süreçlerinden biri olan AŞK’tır. Ne hastalıktır, ne anormallik. Her insanda biraz farklı ortaya çıkan ve gelişen bir insanlık halidir. Son 8-10 senede evrimsel gerekliliğinden uzaklaşıp daha çok duygu zenginlikleriyle bezenmiş olsa da, aşk yaşanabilecek en karmaşık ve iz bırakan duygu durumlarundan birisidir. Üstelik bu haliyle aşk, üreme fizyolojisinin ve neslin sürdürülme dürtülerinin çok üstünde farklı bir düzeye çıkmıştır önbeynimizin gelişmesi sayesinde. Üstelik duygu ağırlığı üstün bu tutkular, sevenler arasındaki cinsiyet, yaş, sosyal statü, ırk, din gibi farklılıkların da üstesinden gelebilecek bir güce ulaşmıştır. Montaigne’nin dediği gibi “Her insanda insanlığın her hali vardır”, bu nedenle de insan sayısı kadar çeşitli aşk vardır, her aşk eşsizdir, kendi içinde herbirisi güzel ve saygıdeğerdir. Marifet yargıcı olmadan bu duyguyu dürüstce ve alabildiğine yaşamak, değerini bilmek ve anısına saygı gösterebilmektir.

Amerikan Hastanesi
Uyku Bozuklukları Kliniği Şefi
Dr. Sabri Derman

Domuz gribi hastalığı skandala dönüşüyor

16 Şubat 2010 Yazan admin  
Kategori Manset, Sağlık

Dünya Sağlık Örgütü’nün direktifleri doğrultusunda tüm dünyada gerçekleşen aşı kampanyaları ve milyarlarca dolara varan aşı ve ilaç stoklarına rağmen “Yanlış yapıyorsunuz” diyen bazı bilim adamları ilk aylarda tepkiyle karşılanıyordu. Ancak son dönemde hastalığın neredeyse tamamen ortadan kaybolması ve ölüm vakalarının normal gripten ölümlerin bile kat kat altında kalması saygın bilim adamlarının da yavaş yavaş “domuz gribi abartıydı” diyen bu uzmanların yanına katılmasına sebep oldu.

İlk olarak Harvard Üniversitesi uzmanlarının araştırması, domuz gribinin mevsimsel gripten farkının bulunmadığını, öldürme riskinin daha düşük olduğunu ve aşılama kampanyalarının gereksiz olduğunu ortaya çıkardı. İddialar üzerine domuz gribini “yüzyılın en büyük tıp skandalı” olarak tanımlayan Avrupa Konseyi Aile ve Sağlık Komisyonu Başkanı Wolfgang Wodarg, geçen ay AK Parti İstanbul Milletvekili Lokman Ayva ile Karabük Milletvekili Mustafa Ünal’ın da yer aldığı 14 Avrupa milletvekiliyle birlikte Avrupa Konseyi’ne “Domuz gribi sahte bir salgın mıydı, araştırılsın” başlıklı bir araştırma önergesi verdi.

WHO da çark etti

Önergenin kabul edilmesinin ardından önceki gün domuz gribi oturumunda ifade veren Dünya Sağlık Örgütü’nün (WHO) hastalıkların sıklık ve yayılma düzenini inceleyen epidemioloji birimi direktörü Profesör Ulrich Keil, “Domuz gribi salgını ilaç üreticilerinin kârlarını artırmak için bu şirketlerle ortak olarak üretilen bir korku kampanyasıydı” diye konuştu.

WHO grip direktörü Keiji Fukuda ise “Domuz gribi konusunda karar alan bilim adamlarımızın ilaç şirketleriyle herhangi bir çıkar anlaşmaları bulunmamaktadır” diye örgütü savundu.

WHO’da kalp hastalıkları konusunda bir numaralı uzman olarak kabul edilen Profesör Keil, Avrupa Konseyi’ndeki ifadesinde şu sözleri kullandı: “WHO, SARS ve kuş giribi konusunda da tüm tahminlerinde yanıldı. Kamu sağlığını ilgilendiren onca şey varken domuz gribi konusunda halkta büyük bir panik yaşanmasına sebep olduk ve bu tamamen abartılmış bir korkuydu. WHO’nun kararları ülkelerin sağlık bütçelerine çok büyük yük getirdi. İnsanların ölümüne sebep olan en önemli etkenlerin hipertansiyon, sigara, yüksek kolesterol, obezite, egzersiz yapmama, sebze ve meyve tüketiminin azlığı olduğunu çok iyi biliyoruz. Hükümetler, WHO’nun tavsiyesi doğrultusunda bu alanlara yatırım yapmaları gerekirken küresel bir salgın yaşanması yönündeki deliller çok zayıf olmasına rağmen domuz gribine yatırım yapmak zorunda bırakıldı.”

Şişmanlık ve kalp hastalığı için ciddi risk

16 Şubat 2010 Yazan admin  
Kategori Manset, Sağlık

Türk Hipertansiyon ve Böbrek Hastalıkları Derneği Genel Sekreteri Doç. Dr. Ülver Derici, ‘Aşırı tuz tüketimi, yüksek tansiyon, kemik erimesi, böbrek hastalığı, mide kanseri, inme, şişmanlık ve kalp hastalığı açısından ciddi bir risk faktörüdür’ dedi.

Türk Hipertansiyon ve Böbrek Hastalıkları Derneği Genel Sekreteri Doç. Dr. Ülver Derici, 1–7 Şubat Dünya Tuza Dikkat Haftası dolayısıyla AA muhabirine yaptığı açıklamada, gereğinden fazla tuz tüketiminin başta hipertansiyon olmak üzere çok sayıda hastalığa yol açabileceğini bildirdi.

Bu yılın teması olarak ‘Tuz sağlığınıza zarar verebilir’ sloganının seçildiğini anlatan Derici, ‘Aşırı tuz tüketimi, yüksek tansiyon, kemik erimesi, böbrek hastalığı, mide kanseri, inme, şişmanlık ve kalp hastalığı açısından ciddi bir risk faktörüdür’ dedi.

Derici, Dünya Tuza Dikkat Haftası boyunca, aşırı tuz tüketiminin zararları hakkında toplumda farkındalığı artırmayı amaçladıklarını dile getirdi.

ERKEKLER, KADINLARDAN DAHA FAZLA TUZLU YİYOR

Türk Hipertansiyon ve Böbrek Hastalıkları Derneğince 2008 yılında yapılan çalışmada, bir kişinin günlük tuz tüketiminin normalde olması gerekenin üç katı (ortalama 18 gram) olarak tespit edildiğini belirten Derici, şunları kaydetti:

‘Çalışmada, erkeklerin kadınlardan daha fazla tuzlu yediği saptanmıştır. Zeytin, peynir, turşu, salamura ve konserve gıdalar tuz oranı yüksek ve toplumumuz tarafından yoğun tüketilen gıdalardır. Ekmeğimizdeki (ortalama 300 gramlık ekmek) tuz miktarı yaklaşık yedi gram kadar olup günde bir ekmek tüketen birey zaten alması gerekeni fazlasıyla almaktadır.

Türk Hipertansiyon İnsidans Çalışması’na göre, Türkiyedeki hipertansiflerin miktarı dört yılda üç milyon artmış olup, toplumumuzun aşırı tuz tüketimi bu artışın önemli bir sebebi olarak görülmektedir.’

Derici, tuz kullanım miktarının toplumsal özelliklere ve coğrafi bölgelere göre değişebildiğini de ifade ederek, ‘Normal sağlıklı bireylerde günlük olarak yemeklerle alınması gereken ortalama tuz miktarı 5 gramdır (maksimum 6 gram)’ dedi.

Bu miktarın üzerinde tuz tüketilmesi halinde, ‘kalp-damar hastalıklarına bağlı ölüm oranlarının yükseldiğini’ vurgulayan Derici, fazla tuz kullanımının astım hastalığında da şikayetleri tetiklediğini bildirdi. Derici, bu nedenle, sağlığın korunması, dengeli beslenme alışkanlığının kazanılması ve olası hastalıklara karşı riski artırmamak için günlük alınan tuz miktarının azaltılması gerektiğini kaydetti.

Pancar suyu hipertansiyona karşı etkili

16 Şubat 2010 Yazan admin  
Kategori Manset, Sağlık

Anavatanı Akdeniz olan kırmızı pancarın, içerdiği vitamin ve

mineraller bakımından adeta bir enerji deposu olduğu bildirildi.

Çukurova Üniversitesi (ÇÜ) Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi Diyetisyenlerinden ıspanakgiller ailesinden olan kırmızı pancarın, bünyesinde barındırdığı özellikleri ve vücuda sağladığı faydaları ile adeta mucize bir sebze olduğunu söyledi.

Kırmızı pancarın toprak içindeki yumrularının kırmızı renkte olduğunu belirten Arı, ”Meyve ve sebzelerdeki kırmızı renk, bu bitkinin antioksidan özellik taşıdığını gösterir. Antioksidan da güç, sağlık demektir. Kırmızı pancara rengini veren pigmentler kansere karşı savaşta etkili bir sebze olmasını sağlıyor” dedi.

Kırmızı pancarın, vitamin ve mineral zengini olmasına karşın, tüketiminin çok yaygın olmadığını anlatan Arı, şöyle konuştu:

”Kırmızı pancar A, B, C ve P vitaminlerinden zengindir. İştah açıcı, besleyici özelliği vardır. Bileşiminde bulunan ve radyoaktif bir eleman olan rubidyumun sindirim üzerinde olumlu bir etkisi vardır. Pancar aynı zamanda fosfor, demir, bakır, potasyum, magnezyum, kalsiyum, brom, çinko ve manganez bakımından da zengindir. Bitki, beta karoten ve folat bakımından zengin yapısıyla bağışıklık sistemini güçlendirip kan yapımına destek verir. Kırmızı pancarın suyu en güçlü kan düzelticilerden biridir. Havuç suyu ile yarı yarıya karıştırılan kırmızı pancar suyu, içildiğinde alyuvarların sayısını kısa zamanda yükseltir. Özellikle soğuk algınlığı enfeksiyonlarının arttığı kış aylarında kırmızı pancarın tüketilmesi, vücudun direncini artırır.”

BİR BARDAK PANCAR SUYU HİPERTANSİYONA KARŞI ETKİLİ

Arı, genellikle elma, havuç gibi meyvelerle kokteyl yapılarak içilmesini önerdiği kırmızı pancar suyunun hipertansiyona karşı da etkili olduğunu bildirdi.

Kırmızı pancar suyunun kan basıncını düşürücü etkiye sahip bir sebze olduğunu belirten Arı, ”Yüksek oranda potasyum içerdiği için günde bir bardak kırmızı pancar suyu içmek yüksek tansiyonu düşürür. Kırmızı pancar suyunu yoğurtla karıştırıp yemek ise vücudun enerji depolarını doldurur” dedi.

Arı, kırımızı pancarın taze sıkılmış suyunun yanında, taze, çiğ ve rendelenmiş şekilde de tüketilebileceğini kaydetti.

Kırmızı pancarın salatalarda tüketilmesinin alışkanlık hale getirilmesini öneren Arı, demir eksikliği olanlar için de önemli bir sebze olduğunu bildirdi.

Sonraki yazılar »

Copyright © 2009 | DOGU